Oldukça kısa ömürlü bir yaratığım ben.
Kahverengi saçlı, kahverengi gözlü, kahverengi kalpli, kahve bir yaratığım. Çabuk ölürüm, ama umudumu yitirmem, belki tekrar doğarım diye. İhtimaller dahilinde bırakırım çoğu şeyi. Hiç gizlemem. Ne olursa olsun. Gözlüklerim daima kirlidir, saçlarım daima dağınık, sırtım daima kamburdur.
Notre Dame’in Kamburundan da kambur bir yaratığım. Bir kolum senin bacağın kadar belki de, belki de o duyduğun masallardaki bir dudağı yeri, bir dudağı göğü süpüren devimdir ben. Belki senin kesip attığın bir tırnak parçasından bile daha ufak bir çocuğumdur. Sofralardan –korku filmlerinden- eksik olmayan kuş sütüyümdür –vampirimdir, kurtadamımdır, ne idüğü belirsiz hasta bir insanımdır- belki de… Sen ne düşünüyorsun?
Başka nasıl anlatabilirim sana kendimi? Asla yazamayacağı kitapları tekrar tekrar düşünen, yazmaya çalışıp ta başaramayan bir yaratığım ben. Asla yazamayacağı şiirler okuyan. Aşağılık kompleksim var belki de, ama yaratık sözcüğünü bu yüzden kullanmadım.
Ben senden farklıyım, her kimsen. Ben asla normal bir insan olmadım. Bazen gurur duyuyorum bununla, bazen de eziyorum kendimi. Mesela, şu” küçük mutluluk” denen şeyleri hiç anlamadım ben. Mutlu olmaya bahane arayanları anlamadım, sebepsiz mutlu olmayı anlamadım, ama sebepsiz mutsuz olmayı her zaman anladım. Çünkü hep sebepsiz mutsuz oldum. Belki sebebi vardı da ben bilmiyordum. Oturdum, çıkarıp kamburumu, kitaplar okudum. Şarkılar dinledim hiçbir zaman aşamayacağım. Kalktım, ağladım. Burnumu ekstra yumuşak tuvalet kağıtlarına sildim. Kim bilir kaç rulo bitirdim. Kaç kitap bitirdim?
Kaç defa ziyaret ettim kendi cenazemi, kaç defa tükürdüm, kaç defa çiçek bıraktım? Kaç defa hayal ettim mezarımın başında sevdiklerimin ağladığını ve sevmediklerimin pantolonlarını sıyırıp sıçtıklarını?
Sorularıma neden hiçbir zaman cevap veremedim?
Yetersiz miyim?