Tarayıcınız bu site için -ve hatta günümüz internet teknolojisi için- yetersiz durumda. Lütfen tarayıcınızı güncelleyin.

Önerdiğimiz bir kaç tarayıcı:

Firefox 3.5+
Google Chrome 1+
Safari 3+
Opera 9.5+

Gizle

Bizden Zarar Gelmez

Kim demiş zarar gelir diye?

Kırmızı

Saat sabaha karşı üçü tam olarak ellidört dakika geçiyordu. Orkun, kendisi için sıradan geçen bir günün ardından, sıradan bir rüya görmekteydi derin uykusunda. Pencerenin ince aralığından çıkan şubat ayının soğuk rüzgarının fısıltısından başka ses yoktu odasında o sırada.

Oturduğu apartmanın dördüncü katındaydı ve odasına dışarıdan, oldukça uzakta olan, sokak ışığı hafifçe vuruyordu. Aslında oturduğu apartmanın kuzey tarafından geçen yolun biraz yukarıda kalması sayesinde ulaşabiliyordu bu hafif ışık odasına.

Araç sesleri hafif vızıltı yaparak nadiren geliyordu bu saatte. Zaten şu anda rüyasında liseden tanıdığı bir grup arkadaşıyla konuşmakla meşgul olduğundan dolayı hiç fark etmiyordu bile bu sesleri.

Yeni başladığı işinden bahsediyordu arkadaşlarına. Halbuki iki buçuk seneye yakın olmuştu şu anda çalıştığı yerde işe başlayalı. Pek arkadaşı da yoktu geçmişten kalan. Aynı şekilde hiç kendini değiştiremediği için, şu sıralarda da birkaç kişi dışında görüştüğü, arkadaş olduğu insan yoktu; birkaç hayali arkadaşı hariç.

Ata, henüz altı yaşındayken ailesiyle beraber geçirdiği trafik kazasında kaybetmişti ailesini. Orkun onu tanıdığından beri yaşı 21′di. Ne soyadı vardı, ne büyüyordu, ne de yaşıyordu aslında. Ve tek tanıdığı kişinin Orkun olmasına rağmen, gerçekti. Orkun’dan daha uzun, zayıf bir gençti Ata. Oldukça açık sarı saçları vardı, omuzlarına uzanan. Upuzun yüzü çok uzun saatler boyunca incelemedikçe çok güzeldi, yakışıklıydı oldukça. Çok iyi seviyede çizimler yapıyordu ve mimar olmak için eğitim alıyordu, altı senedir. Orkun’un düşüncesine göre, yaptığı tüm çizimlerin ana çıkış noktası garip şekilli, içbükey burnuydu. Hemen her gün burnundan nasıl nefret ettiğinden bahsederdi.

Orkun’un hemen her şeyini anlatabildiğin gerçekten nadir biriydi Ata. Muhtemelen Orkun’u en iyi tanıyan kişiydi, hem de 3 yıldır tanışıyor olmalarına rağmen. Belki de bu yüzden başka tanıdıklarına Ata’dan pek bahsetmez, onları kendisi ile tanıştırmazdı. Tanıdığı diğer insanlardan soyutlansın isterdi hep.

Nazlı’yı pek sevmezdi aslında Orkun; ancak en çıkmaz hissettiği durumlarda hep en zekice fikirleri verirdi kendisine Nazlı. Muhtemelen sadece çıkarı için görüşmeye devam ediyordu onunla. Nazlı çok kibirli, hazır-cevap birisiydi. Orkun’dan yaklaşık iki yaş büyüktü. Güneş ışığı altında parıldayan kahverengi saçları vardı beline kadar uzanan. Alt dudakları üst dudaklarını yukarı itercesine dururdu hep, sanki hep memnuniyetsizmiş gibi. Aslında hep memnuniyetsizdi Nazlı. Gözlerinin tekini kısıp konuşmasından nefret ederdi Orkun. O dudaklarının biçimsizliği yetmiyormuş gibi, gözleriyle kendisini ezmeye çalışır gibi gelirdi Orkun’a bu hareketi.

Ata ile görüşmeye gittikleri bir sırada karşılarına çıkan hırsızdan, Nazlı’nın fikri olan “yokmuş gibi davran”arak kurtulmuşlardı. Hırsız gözlerini bir eşeğinki kadar büyütüp kaçmıştı.

Ağbilik yaptığını düşündüğü İlker ile henüz bir seneye yakındır tanışıyorlardı. Liseye devam eden bir çocuktu İlker. Henüz çocukluktan çıkamamış yüzünde belli belirsiz çiller vardı. Ergenliğin verdiği biçimsiz bir bedene sahipti yakışıklı yüzüne rağmen. Belli belirsiz çıkan sakal ve bıyıklarını haftada bir kesiyor gibiydi; çünkü her pazartesi yüzünde ya da boynunda hafif çizikler oluyordu. Kötü geçen bir günün akşamında, evinin yakınındaki bir çocuk parkında tanışmıştı İlker ile Orkun. O günden beri birbirleriyle dertleşirlerdi. Kimi zaman İlker zekasını geri kalmış eğitim müfredatında gösteremeyeceğinden şikayet ederdi, kimi zamansa Orkun iş yerinde yaşadığı stres dolu saatlerden yakınırdı.

Orkun’un bu üç arkadaşının tek ortak yanı birbirlerini en azından bir defa görmüş olmalarıydı. Bir çeşit aile gibiydi Orkun’a arkadaşları. Ve şimdi de rüyasının geri kalan kısmında onları görüyordu. Güneş olabildiğine parıldadığı, etrafı yemyeşil bir dağ evindeydiler dördü. Herkes o kadar neşeliydi ki, konuşulan hiçbir şeyin tam anlamıyla anlaşılmıyor olmasına rağmen.

Ve birden Güneş daha da parlamaya başladı. Sıcaklık yerini serinliğe bırakıyordu; ancak Güneş ışınları sarıdan beyazlığa dönüşüyordu. Seslerin sessizliğe dönüşmesi de buna benzer bir görüntüyle gerçekleşiyordu. Etrafta sessizlik uğultuya, aydınlık görünmezliğe geçmişti.

Bir anlık irkilme ile gözlerini açtı Orkun ve bilincinin yerine gelmesinin hemen ardından gözlerini nefesini kesen bir korkuyla şişirip yatağının tam karşısındaki pencereye dikti. Kesik kesik nefes alıyor olmasına rağmen, nefesi geri veremiyordu. Bir süre sonra ciğerlerindeki hava diyaframına baskı yapınca ani bir refleksle öksürdü ve nefes alıp vermesi en azından nefes alıp vermeye dönüştü. Titreyen kalbi yatağı ile bir bütün olarak vücudunu hafifçe sallıyordu. Pek alışık olduğu bir durum değildi karşısındaki pencereden gelen beyaz, parlak ışığı görüyor olması.

Hiç gözlerini ayırmadan baktığı ışığın etrafında odasının perdeleri gelen hafif rüzgarla dans ediyordu. Odası hafif serinlemişti; ama belki de içerinin bir süredir uykudan sebeple havasız olmasından dolayı fazlaca ısınmasından kaynaklanıyordu bu serinlik. Beline kadar inmişti olan yorgan ve gövdesi hafif terli olduğu için üşümüştü.

Senin için geldim!” dedi Orkun’un içini eriten, çok güzel bir ses. Orkun gözlerini yumup sesi tanımaya çalıştı; ancak kafasında pek bir şey canlanmıyordu. Gözlerini açtığında ise parıltının arasından bir silüet belirmeye başladı. Görüntü yaklaştıkça gölge halindeki silüet, bir insanın görüntüsüne dönüşüyordu. Kaşlarını burnunun köküne doğru büzüp gözlerini kısarak ışığa biraz daha dikkatlice baktı Orkun. ‘İmkanı yok!‘ diye düşünürken, bu görüntünün bir kadın görüntüsü olduğundan emin oldu. Kadın yaklaştıkça arkasında beliren ve omuzlarından çıkıyor gibi duran bir çift kanat göründü.

Arkasındaki parlak ışık hüzmesi azalan kadın şimdi daha iyi seçiliyordu. Sarıya çalan bir renkte, göğüs hizasına kadar uzanan dalgalı saçları beyaz teni üzerinde ışıldıyordu. İnce ve güzel boynu başını göğüs kafesine birleştiren mükemmel bir köprü gibi duruyordu. Ve en garibi, havada süzülerek yaklaşıyordu Orkun’a.

Senin için geldim, Orkun…” diye tekrarladı aynı ses, karşısındaki kadının ağız hareketiyle uyumlu olarak. “Hııı?” diye aptalca bir yüz ifadesiyle karşılık verdi Orkun ve ardından “Neden?” diye sordu. “Çünkü, bana ihtiyacın vardı.” dedi kadın o büyüleyici sesiyle. Orkun’a yaklaşırken, Orkun arkasına korkudan iyice yaslanmıştı omuzlarının altıyla. Dirseklerinin üzerinde durduğundan omuzları epeyce ağrımaya başlamıştı; ancak böyle bir durumda pek de önemsemiyordu.

Nesin sen?” diye sordu ürkekçe. Kadın hafifçe gülümseyerek, “Sen ne olmamı istersen, O’yum.” dedi ve hafifçe bir buse kondurdu Orkun’un kuru, yara dolu dudaklarına. “Anlamıyorum!” diyerek hafifçe iteledi kadını öteye ve “Gerçek misin?” gibisinden bir geveleme çıktı ağzından bir anda. Kadın soruyu umursamayıp bir buse daha kondurdu Orkun’un dudaklarına ve sarıldı ona. Eliyle Orkun’un göğsüne hafifçe bastırarak onu sırt üstü yatırdı ve boynundan öptü.

Donakalmıştı. Arada bir yutkunmaktan başka bir şey yapamıyor gibiydi, ki ne yapacağını da bilmiyordu. Ellerini kadının beline attı, aklına gelen tek fikir olarak. Kadın kafasını Orkun’un boynundan yukarı kaldırıp gülümsedi ve üzerindekini çıkardı. Pek de uzun sürmeyen bir sevişmenin ardından Orkun merakını bastıramayıp sordu: “Adını bile bilmiyorum. Lütfen, söyler misin?“. Duraksadı kadın ve cümlesine “Ben,” diye başladı. Sanki bir şeyi düşünüyormuş gibi gözüküyordu, Orkun’un gözlerine bakarak devam etti: “ ben Ay’dan geldim. Adım da Ay’dır o yüzden.“.

Neden geldin?” diye içinden geçirdiği sırada Orkun, Ay devam etti: “Buraya seni götürmek için geldim.“. “Birazdan bu yataktan kalkıp, pencereden uçup gideceğiz.” diyerek tamamladı. Orkun aceleci bir heyecanla “Hemen gidelim!” diye atıldı. Ay, hafif bir kahkaha attı ve “Önce uçmayı öğrenmelisin. Sana şimdi öğreteceğim benim gibi uçmayı.” dedi.

Pencerenin kenarına geldiler. Orkun aşağıya bakmaya hafifçe korksa da, heyecanın etkisiyle bastırıyordu korkusunu. Ay süzülerek pencereden dışarı çıktı yüzü Orkun’a dönük olarak ve “Çık!” dedi heyecanla. Orkun pencereye adımını biraz zorlanarak, etrafa tutunarak attı. Artık pencerenin önündeki mermere basıyordu ayak uçları. Hiç bitmeyen heyecanı gibi yüzündeki mutlu gülümseme de hiç bitmiyordu ve arada bir burnundan derince nefes çekiyordu içine.

Güneş’in doğmasına henüz bir saat var gibiydi. O hafifçe esen rüzgar kesilmiş gibiydi ve önünde gözüken yoldan hiç araç geçmiyordu. Hava da sanki daha sıcaktı normale göre ya da yalnızca hissetmiyordu heyecandan.

Gözlerimi yum!” dedi gülümseyerek Ay ve Orkun derin bir nefes alıp gözlerini yavaşça kapattı, Ay’a bakarak. “Şimdi kollarını aç…“, “… Ve ileriye doğru zıpla!“.

Oturduğu apartmanın dördüncü katından yavaşça yere süzülüyordu Orkun. Süzülürken yüzünü okşayan rüzgar onu daha da gülümsetmişti. ‘Sonunda uçabiliyorum!‘ diye son bir defa düşündü ve apartmanlarının yanında örülecek duvarın molozlarının üstü kırmızıya boyandı. Çok ufak, hem tiz hem tok bir ses çıktı.

Ata yere çömelmiş şekilde sağ eli ağzını kapatıyordu. Nazlı ise her zamanki memnuniyetsiz bakışıyla kırmızılığı sorguluyordu. İlker ayakta, yere bakıyordu hızlıca nefes alarak. Biraz sonra diğer ikisine baktı: “Peki bize ne olacak?”

—–
Son 1234 kelime. Elveda…

Yorum Bırakın