Tarayıcınız bu site için -ve hatta günümüz internet teknolojisi için- yetersiz durumda. Lütfen tarayıcınızı güncelleyin.

Önerdiğimiz bir kaç tarayıcı:

Firefox 3.5+
Google Chrome 1+
Safari 3+
Opera 9.5+

Gizle

Bizden Zarar Gelmez

Kim demiş zarar gelir diye?

Eylül, 2010 için Arşiv

Ekşi Elma Kokusu

kurbağa larvaları cıvıklığında ölümün ensesi
gözlerine değdiğinde dilim;acımsı
ve uzattığında tuttuğum ellerden soğuk olmaz gecenin koyusu
yol kavşakları,kanyak şişeleri
aşktı anlamaya çalıştığım
yoktu.
yalandı aşkın varlığı
ölüm gibi hazır kazılmışken yerin bir kaç metre altı,
saklanılan aşktı..solucanların yediği.
*
ötmesin kuşlar,sussun sinekler ve
acele et
kulaklarını çek benden,
yakın olmasın kelimeler.

86 – Zaman Gezgini

Hatırlarsın belki
Zamanda gezdiğimi uykumda
Ama gözlerimi açtığımda yeni güne
Ne kollarımdasın benimle
Ne de yakınımdasn burada
Kurgu galiba beynimdeki sen
Sadece umudumdan oluşan
Ve yine de umudumdur
Kurgu olmaması rüyalarımın

Gerçek gibisin hepsinde
Nefesin, saçların
Sesin anılarımdan kalma
Güzel bir melodi bana
Ve güzelliğini
Kelimelerim anlatamaz
Rüya gibisin, anlatamam

85 – Sonat

Hangi melodi anlatabilirdi ki
Seni ve hislerimi
Ve hangi kelime yeter ki
Güzelliğine
Hiç duyulmamış
Melodilerdesin
Ve hiç yazılmamış
Kelimelersin

İçim hüzün dolu
Affet
Acı veriyor ay ışığı
Bilmem, başkasının acısı mı
Dakikalarca içimi burkan

İçim keder dolu
Üzgünüm
Acı dolu kelimeleri
Bilmem, başkasının düşünceleri mi
Her satırda gözlerimi dolduran

Bir kadeh şarap
Ve seni bana hatırlatan melodiler
Seni bana anlatan kelimeler eşliğinde
Kalbim dayanmaz
Ölür ve ölür

84 – İhtimal

Bir anda
Önüme seriliverdi
Tüm o korkunç düşüncelerim
Hissettiğim en büyük düşünce acısıydı

Belki fazla sevmiştim seni sadece
Belki asla tutturamayacaktım zamanı sadece
Belki sendin acı aşılayan bana sadece

Olan buysa
Neye fayda ederdi
Dizlerimi ıslatan tuz kristalleri
Hiç işe de yaramamışlardı oysa ki
İçimden çıkan çığlıklarla dahi

Hiç bitmeyen bir satranç gibi
Sürekli ihtimal düşüncesi
Ağır geliyor artık
Yorulmuş kalbime
Ve delirmiş beynime

İhtimaller evreni
Öldürüyor beni

Bahar,Tehlikelidir!

Bu ,dört sabahın en soğuk olanıydı.Sağ tarafımda saksıya ekilmiş en az yirmi farklı çeşit çicek vardı.Sadece ortancaya gözümü dikip uzun uzun bakmıştım.Kendine bile bakamayan adamın bu çiçeklere olan ilgisi nerden geliyor acaba diye düşünüp,bardağımdan arta kalan suyu kuruyan ve adını bilmediğim mor bir çiceğe döktüm.Kendimden başka canlıya bakmaya başladığımda küçücük bir çocuktum.Köpekler,tavşanlar dört yıldır yaşayan kocaman kaplumbağalar ve diğerleri..

Ama yaşamaya karar verdiğimden bu yana bir de kendimin yanında canlıya bakma fikri zor görünüyordu.Böyle bir terasım olsa güzel bir masa atar,üzerine yeşil bir örtü serer ve sabaha kadar içer,önümdeki incir kokusundan hoşnutluğumu belli eden bir gülümsemeyle akşama kadar yazardım.Karşıdan bana bakan gibi sevimli bir hayvancık bulup,arada tüylerini sevebilirdim.Fakat bu deniz kokan şehirde kalmayacaktım.Gideceğim yer kuru ve terliydi.Oysa düşlediğim yer bu ülkenin kuzeyine düşüyordu.Yer yön ayrımı yapmayı dört günde öğretmişti bana bu şehir.Hayır kendim öğrenmemiştim.O kafama kafama doğrultuğu yön telaşıyla çağırdı beni.

Beş yıldır tanıyordum onu.Zaman zaman birbirimize destek olmuşluğumuz vardı.Güzelim masayı bırakıp insan kalabalığına karışmak istememiştim.O istemişti.Hızlı hızlı yürüyordu  ve ona yetişmeye çalışıyordum.Daha büyük adımlar atmaya başladım ama sonu yoktu.Kendi haline bıraktım.Bir süre kendi kendine konuştuğunu fark etmeyip,yürümeye devam etti.Bir taraftan yıllardır konuşmamış gibi seri ve devrik cümleler kuruyordu.Bu farklı diyordu.Bu sefer farklı.

Ona inanıyordum çünkü hayatı tek yada en fazla haftalık ilişkilerinden ibaretti.Kadınların vücutlarına ve cinsel çekimine aşıktı.Bu defa ise çıplak kolun onu sarmaya hatta ve hatta sevmeye yettiğinden bahsediyordu.Bütün mimikleri söylediklerini onaylarca,ona katılıyordu.Bir sigarayı söndürüken diğerini yakıyordu.Derin nefesler alıyordum ve teras aklımdan gitmiyordu.Güzel bir müzik ve yeşil masa.Onu yüce iç sesiyle orada bıraktım.Ve çokta iyi bilmediğim birkaç kez tek başıma gezindiğim sokaklardan geçtim.İçimi bir karamsarlık kapladı.Hava serindi.Neşesizdim ve önüme bakıp yürüyordum.Bir suçlu arıyordum ve bulmuştum.Suçlu;kocaman kafası olan küçük bedenli bir hatundu.Her şeyin hesabı ondaydı.Planları tıkır tıkır işlemiş ve herkesi başından savurmuştu.

Etrafta kimse yoktu.Eskisi gibi ıssızdı bu kıyı.Sağ tarafımda bir çift vardı ve onlarda zaten sadece birbirlerini görüyorlardı.Şu durumda durduracak kimse yoktu beni.Sallanan saçlarımı yüzümden elimle ittim ve önce mavi tişörtüm ardından diğerleri.Deniz sıcaktı,etraf hala bomboş.Bulutlar güneşi kapattığında üşümeye başlamıştım.Dinginlik diye buna derdim.Netlik diye buna.Karışık gelmedi o an hiçbir şey.ve bu durumdan rahatsız olup aceleyle karaya çıktım.üzerime giysileri geçirip kadıköye kadar ıslak saçlarla yürüdüm.Tuz  kokuyordum.Karışıklık kokuyordum.Kara insanı gibi telaş kokuyordum.İşte şimdi normale dönmüştüm.Hang on little tomato yu söyleyerek yürümeye devam ettim.Saçlarım kurudukça turuncuya dönüyor,makyajsız yüzüm nefes alıyordu.

Herkes bir şeyler bekliyor ve birilerine olan duygularından bahsediyordu.Ben ise ,sadece ayakta kalmanın ve şarapların tadını arıyordum.Yalnızlığın kötü değil aksine alışmam gereken bir gerçeklik olduğunu pekiştiriyordum.Bazen bir aksaklık çıkıyor ve yalnız olmaya zorlandığım bir ara, ilk gördüğüm adama aşık oluyordum bu bir,film yıldızı,balıkçı olabiliyordu.Sonra geçtikçe günler,diğer insanlardan farklı olarak yeni yöntemler buluyordum.Bu yüzden hiç hesapta yokken güneş içime sızmayı başarıyordu.

Can’t understand a word, half of the stuff I’m sayin.


İşte biliyordum gücümü.İşte ilk defa ve son defa bir adam bana kendime güvenimi soruyordu.İyi de yapıyordu aslında.Başım dik ve çakma deniz havası verilmiş bir göl kenarında bulutsuz gökyüzüne bakarak,ona kendime olan güvenimi anlatıyordum.Fakat konuşmadan yapıyordum bunu.Çünkü tanrı biliyor ya hep direndim.Konuşarak yada yazarak ve en çok susarak.Ve eğer bir tanrı varsa biliyordur direnişimi.Kendime direnmek bile başlıcaydı zaten

.Birgün gideceğini biliyorum bay Henry ve yine biliyorum ki öleceksin.Öleceğim.

Zamanında ölümü az isteyip çok denemişliğim yoktu fakat kaybolmayı hep istemiştim.Yitmeyi ve belki toz bile olmamayı.Ama her defasında ne olduysa,yaşamaya devam etmiştim.Sert bir kahveyi yada evime kadar gelip cebinden üç adet marlboro çıkarıp dışarı çıkmama isteğimi pekiştiren insanlar vardı ve o vardı onun çok adı vardı şuan hangisini kullanacağımı bilemedim.

Güçlü bir kadındı o.Siyah yumuşak saçları gözlerinin yanına kadar inmiş.Ona bir adamdan bahsettiğinizde gözlerinin hala,yıllardır olduğu gibi parladığını hissedebiliyordunuz.Dalgalarının denize vurduğu engin nehirlerde ergen kurbağaları vardı.
-”Düşünmeden hareket ediyorum.ve gittikçe gözü kara bir aşıktan farkım kalmıyor.Hiç hoş değil yada harika.”dediğimde
-”doğru olduğuna inanıyorsan çok güzel ama değilse bi felakete  doğru koşuyorsun”demişti.

Koşuyordum.İnanın.İlk defa bu kadar hızlı ve tez ve ani hareket ediyordum.Bu durumda doğruluk yanlışlık ortadan kalkıyor bizimle birlikte faklı çerçeveli saçma sapan bir zamanda görünüyordu.Hızlandıkça kısalıyor ve küçülüyordu engeller.Fizik kuralları gibi görünsede tamamen uzaktan sırıtıyordu,görelilik.

..

….

Yağmuru ve rüzgarı çok severim dedim.Henry yüzüme gülümseyerek baktı ve başka diye sordu.Bu kadar dedim.Gerçekten de bu kadardı,onun yanındayken sevdiğim her şey bundan ibaretti.
Ardından onun hayatını yaşayamayacağımı hissettim ve evet yaşamayacaktım.Geleceğimi oturduğum yerden görmek güçtü fakat onunda benim hayatımı yaşamak gibi bir düşüncesi yoktu.İyi ki de yoktu.Beni ben yapanların tükendiği bir zamana rastlamış olmam,hiç kendim olamamışlık sayılırdı benim krallığımda.

*başlık;phoenix-everything is everything