Tarayıcınız bu site için -ve hatta günümüz internet teknolojisi için- yetersiz durumda. Lütfen tarayıcınızı güncelleyin.

Önerdiğimiz bir kaç tarayıcı:

Firefox 3.5+
Google Chrome 1+
Safari 3+
Opera 9.5+

Gizle

Bizden Zarar Gelmez

Kim demiş zarar gelir diye?

Kırmızı

Saat sabaha karşı üçü tam olarak ellidört dakika geçiyordu. Orkun, kendisi için sıradan geçen bir günün ardından, sıradan bir rüya görmekteydi derin uykusunda. Pencerenin ince aralığından çıkan şubat ayının soğuk rüzgarının fısıltısından başka ses yoktu odasında o sırada.

Oturduğu apartmanın dördüncü katındaydı ve odasına dışarıdan, oldukça uzakta olan, sokak ışığı hafifçe vuruyordu. Aslında oturduğu apartmanın kuzey tarafından geçen yolun biraz yukarıda kalması sayesinde ulaşabiliyordu bu hafif ışık odasına.

Araç sesleri hafif vızıltı yaparak nadiren geliyordu bu saatte. Zaten şu anda rüyasında liseden tanıdığı bir grup arkadaşıyla konuşmakla meşgul olduğundan dolayı hiç fark etmiyordu bile bu sesleri.

Yeni başladığı işinden bahsediyordu arkadaşlarına. Halbuki iki buçuk seneye yakın olmuştu şu anda çalıştığı yerde işe başlayalı. Pek arkadaşı da yoktu geçmişten kalan. Aynı şekilde hiç kendini değiştiremediği için, şu sıralarda da birkaç kişi dışında görüştüğü, arkadaş olduğu insan yoktu; birkaç hayali arkadaşı hariç.

Ata, henüz altı yaşındayken ailesiyle beraber geçirdiği trafik kazasında kaybetmişti ailesini. Orkun onu tanıdığından beri yaşı 21′di. Ne soyadı vardı, ne büyüyordu, ne de yaşıyordu aslında. Ve tek tanıdığı kişinin Orkun olmasına rağmen, gerçekti. Orkun’dan daha uzun, zayıf bir gençti Ata. Oldukça açık sarı saçları vardı, omuzlarına uzanan. Upuzun yüzü çok uzun saatler boyunca incelemedikçe çok güzeldi, yakışıklıydı oldukça. Çok iyi seviyede çizimler yapıyordu ve mimar olmak için eğitim alıyordu, altı senedir. Orkun’un düşüncesine göre, yaptığı tüm çizimlerin ana çıkış noktası garip şekilli, içbükey burnuydu. Hemen her gün burnundan nasıl nefret ettiğinden bahsederdi.

Orkun’un hemen her şeyini anlatabildiğin gerçekten nadir biriydi Ata. Muhtemelen Orkun’u en iyi tanıyan kişiydi, hem de 3 yıldır tanışıyor olmalarına rağmen. Belki de bu yüzden başka tanıdıklarına Ata’dan pek bahsetmez, onları kendisi ile tanıştırmazdı. Tanıdığı diğer insanlardan soyutlansın isterdi hep.

Nazlı’yı pek sevmezdi aslında Orkun; ancak en çıkmaz hissettiği durumlarda hep en zekice fikirleri verirdi kendisine Nazlı. Muhtemelen sadece çıkarı için görüşmeye devam ediyordu onunla. Nazlı çok kibirli, hazır-cevap birisiydi. Orkun’dan yaklaşık iki yaş büyüktü. Güneş ışığı altında parıldayan kahverengi saçları vardı beline kadar uzanan. Alt dudakları üst dudaklarını yukarı itercesine dururdu hep, sanki hep memnuniyetsizmiş gibi. Aslında hep memnuniyetsizdi Nazlı. Gözlerinin tekini kısıp konuşmasından nefret ederdi Orkun. O dudaklarının biçimsizliği yetmiyormuş gibi, gözleriyle kendisini ezmeye çalışır gibi gelirdi Orkun’a bu hareketi.

Ata ile görüşmeye gittikleri bir sırada karşılarına çıkan hırsızdan, Nazlı’nın fikri olan “yokmuş gibi davran”arak kurtulmuşlardı. Hırsız gözlerini bir eşeğinki kadar büyütüp kaçmıştı.

Ağbilik yaptığını düşündüğü İlker ile henüz bir seneye yakındır tanışıyorlardı. Liseye devam eden bir çocuktu İlker. Henüz çocukluktan çıkamamış yüzünde belli belirsiz çiller vardı. Ergenliğin verdiği biçimsiz bir bedene sahipti yakışıklı yüzüne rağmen. Belli belirsiz çıkan sakal ve bıyıklarını haftada bir kesiyor gibiydi; çünkü her pazartesi yüzünde ya da boynunda hafif çizikler oluyordu. Kötü geçen bir günün akşamında, evinin yakınındaki bir çocuk parkında tanışmıştı İlker ile Orkun. O günden beri birbirleriyle dertleşirlerdi. Kimi zaman İlker zekasını geri kalmış eğitim müfredatında gösteremeyeceğinden şikayet ederdi, kimi zamansa Orkun iş yerinde yaşadığı stres dolu saatlerden yakınırdı.

Orkun’un bu üç arkadaşının tek ortak yanı birbirlerini en azından bir defa görmüş olmalarıydı. Bir çeşit aile gibiydi Orkun’a arkadaşları. Ve şimdi de rüyasının geri kalan kısmında onları görüyordu. Güneş olabildiğine parıldadığı, etrafı yemyeşil bir dağ evindeydiler dördü. Herkes o kadar neşeliydi ki, konuşulan hiçbir şeyin tam anlamıyla anlaşılmıyor olmasına rağmen.

Ve birden Güneş daha da parlamaya başladı. Sıcaklık yerini serinliğe bırakıyordu; ancak Güneş ışınları sarıdan beyazlığa dönüşüyordu. Seslerin sessizliğe dönüşmesi de buna benzer bir görüntüyle gerçekleşiyordu. Etrafta sessizlik uğultuya, aydınlık görünmezliğe geçmişti.

Bir anlık irkilme ile gözlerini açtı Orkun ve bilincinin yerine gelmesinin hemen ardından gözlerini nefesini kesen bir korkuyla şişirip yatağının tam karşısındaki pencereye dikti. Kesik kesik nefes alıyor olmasına rağmen, nefesi geri veremiyordu. Bir süre sonra ciğerlerindeki hava diyaframına baskı yapınca ani bir refleksle öksürdü ve nefes alıp vermesi en azından nefes alıp vermeye dönüştü. Titreyen kalbi yatağı ile bir bütün olarak vücudunu hafifçe sallıyordu. Pek alışık olduğu bir durum değildi karşısındaki pencereden gelen beyaz, parlak ışığı görüyor olması.

Hiç gözlerini ayırmadan baktığı ışığın etrafında odasının perdeleri gelen hafif rüzgarla dans ediyordu. Odası hafif serinlemişti; ama belki de içerinin bir süredir uykudan sebeple havasız olmasından dolayı fazlaca ısınmasından kaynaklanıyordu bu serinlik. Beline kadar inmişti olan yorgan ve gövdesi hafif terli olduğu için üşümüştü.

Senin için geldim!” dedi Orkun’un içini eriten, çok güzel bir ses. Orkun gözlerini yumup sesi tanımaya çalıştı; ancak kafasında pek bir şey canlanmıyordu. Gözlerini açtığında ise parıltının arasından bir silüet belirmeye başladı. Görüntü yaklaştıkça gölge halindeki silüet, bir insanın görüntüsüne dönüşüyordu. Kaşlarını burnunun köküne doğru büzüp gözlerini kısarak ışığa biraz daha dikkatlice baktı Orkun. ‘İmkanı yok!‘ diye düşünürken, bu görüntünün bir kadın görüntüsü olduğundan emin oldu. Kadın yaklaştıkça arkasında beliren ve omuzlarından çıkıyor gibi duran bir çift kanat göründü.

Arkasındaki parlak ışık hüzmesi azalan kadın şimdi daha iyi seçiliyordu. Sarıya çalan bir renkte, göğüs hizasına kadar uzanan dalgalı saçları beyaz teni üzerinde ışıldıyordu. İnce ve güzel boynu başını göğüs kafesine birleştiren mükemmel bir köprü gibi duruyordu. Ve en garibi, havada süzülerek yaklaşıyordu Orkun’a.

Senin için geldim, Orkun…” diye tekrarladı aynı ses, karşısındaki kadının ağız hareketiyle uyumlu olarak. “Hııı?” diye aptalca bir yüz ifadesiyle karşılık verdi Orkun ve ardından “Neden?” diye sordu. “Çünkü, bana ihtiyacın vardı.” dedi kadın o büyüleyici sesiyle. Orkun’a yaklaşırken, Orkun arkasına korkudan iyice yaslanmıştı omuzlarının altıyla. Dirseklerinin üzerinde durduğundan omuzları epeyce ağrımaya başlamıştı; ancak böyle bir durumda pek de önemsemiyordu.

Nesin sen?” diye sordu ürkekçe. Kadın hafifçe gülümseyerek, “Sen ne olmamı istersen, O’yum.” dedi ve hafifçe bir buse kondurdu Orkun’un kuru, yara dolu dudaklarına. “Anlamıyorum!” diyerek hafifçe iteledi kadını öteye ve “Gerçek misin?” gibisinden bir geveleme çıktı ağzından bir anda. Kadın soruyu umursamayıp bir buse daha kondurdu Orkun’un dudaklarına ve sarıldı ona. Eliyle Orkun’un göğsüne hafifçe bastırarak onu sırt üstü yatırdı ve boynundan öptü.

Donakalmıştı. Arada bir yutkunmaktan başka bir şey yapamıyor gibiydi, ki ne yapacağını da bilmiyordu. Ellerini kadının beline attı, aklına gelen tek fikir olarak. Kadın kafasını Orkun’un boynundan yukarı kaldırıp gülümsedi ve üzerindekini çıkardı. Pek de uzun sürmeyen bir sevişmenin ardından Orkun merakını bastıramayıp sordu: “Adını bile bilmiyorum. Lütfen, söyler misin?“. Duraksadı kadın ve cümlesine “Ben,” diye başladı. Sanki bir şeyi düşünüyormuş gibi gözüküyordu, Orkun’un gözlerine bakarak devam etti: “ ben Ay’dan geldim. Adım da Ay’dır o yüzden.“.

Neden geldin?” diye içinden geçirdiği sırada Orkun, Ay devam etti: “Buraya seni götürmek için geldim.“. “Birazdan bu yataktan kalkıp, pencereden uçup gideceğiz.” diyerek tamamladı. Orkun aceleci bir heyecanla “Hemen gidelim!” diye atıldı. Ay, hafif bir kahkaha attı ve “Önce uçmayı öğrenmelisin. Sana şimdi öğreteceğim benim gibi uçmayı.” dedi.

Pencerenin kenarına geldiler. Orkun aşağıya bakmaya hafifçe korksa da, heyecanın etkisiyle bastırıyordu korkusunu. Ay süzülerek pencereden dışarı çıktı yüzü Orkun’a dönük olarak ve “Çık!” dedi heyecanla. Orkun pencereye adımını biraz zorlanarak, etrafa tutunarak attı. Artık pencerenin önündeki mermere basıyordu ayak uçları. Hiç bitmeyen heyecanı gibi yüzündeki mutlu gülümseme de hiç bitmiyordu ve arada bir burnundan derince nefes çekiyordu içine.

Güneş’in doğmasına henüz bir saat var gibiydi. O hafifçe esen rüzgar kesilmiş gibiydi ve önünde gözüken yoldan hiç araç geçmiyordu. Hava da sanki daha sıcaktı normale göre ya da yalnızca hissetmiyordu heyecandan.

Gözlerimi yum!” dedi gülümseyerek Ay ve Orkun derin bir nefes alıp gözlerini yavaşça kapattı, Ay’a bakarak. “Şimdi kollarını aç…“, “… Ve ileriye doğru zıpla!“.

Oturduğu apartmanın dördüncü katından yavaşça yere süzülüyordu Orkun. Süzülürken yüzünü okşayan rüzgar onu daha da gülümsetmişti. ‘Sonunda uçabiliyorum!‘ diye son bir defa düşündü ve apartmanlarının yanında örülecek duvarın molozlarının üstü kırmızıya boyandı. Çok ufak, hem tiz hem tok bir ses çıktı.

Ata yere çömelmiş şekilde sağ eli ağzını kapatıyordu. Nazlı ise her zamanki memnuniyetsiz bakışıyla kırmızılığı sorguluyordu. İlker ayakta, yere bakıyordu hızlıca nefes alarak. Biraz sonra diğer ikisine baktı: “Peki bize ne olacak?”

—–
Son 1234 kelime. Elveda…

karanlık derindir…

sonu bilinmez bir sihrin,

esirleri koşuyor yokluğa

öylesine bir yokluk değil!

anlam katıyor var olana

bizi büyüleyen yıldızın,

ardındaki karanlık onu parlatan

ve bir zihinde acı dolu bir anın

belirmesini sağlayan,

fondaki karanlık uçurum

21

     Ne zaman gülsen
     İçimde karanlık ölüyor
     Lafta kalıyor gerçeklik
     Avazı çıktığı kadar haykırıyor kalbim
     Yalın birkaç kelimeyi

    Öbür insanlar yok oluyorlar
    Sen yanımda iken
    An‘a dönüşüyor zaman

   Keskince soluyor evren
   Eğer ki üzgün isen
   Son‘a yaklaşıyor ruhum
   Aniden umutsuzca

  Görsem o güzel yüzünü
  Kenetlenir gözlerim
  An ve an işler beynime
  Kimilerine gözükmeyen
  En yalın detayları
  Monoton sesler susup
  Akar gözlerimden sessizce
  Korunan melodiler duyulur
  Kozmos’un derinlerinden

 Son hayaller gerçekleştiğinde
 Dünya‘m kurtulur yalnızlıktan
 Kanayan yaralarım iyileşir
 Başkalaşır tüm algım
 Harflerin anlatamadığını
 Hiçbir zorluk olmadan anlatır
 Kalem tutmamış gözlerim

Hani son nefesini hiç düşünmeden
Kedere aldırmadan yaşar ya insan
Kızgınlıkları unutur hep umut içinde
Hani sonunu hiç bilmeden
Sevilir ya kişisel Mükemmel’ler
Sana nasıl anlatsam başka?

Hatırlıyorum.

O’nun buraya uçarak geldiğini hatırlıyorum. Ve uçarak benden uzaklaştığını.
O’nunla uzun süre konuşmadığımız zamanları hatırlıyorum, daha öncesinde.
O’na son defa sarıldığımı hatırlıyorum. Son defa sandığım, sımsıkı.
O’nunla geçirdiğim eşsiz zamanları da hatırlıyorum, daha da eskisinde.
O’nun benimle konuştuğu ilk günü hatırlıyorum, umarsız olduğum zamanlardan.
Ve O’nsuz bir geleceği hatırlıyorum, kabuslarımdan kalmış anılar gibi.

Sisin Sesleri

Karanlık gölgeler dolaşıyor
Gökyüzünde, tam üstümüzde
Beyaz ışınlarıyla beraber
Boşaltıyorlar tüm nefretlerini üstümüze

Ürpertici sisler dolaşıyor yerlerde
Ayaklarımızdan tutup, bırakmıyorlar 

Karanlık gölgeler yükseliyor
Mezarlardan, tam üstümüze
Korkunç kahkahalarla beraber
Boşaltıyorlar tüm acılarını üstümüzde

Soğuk sesler yükseliyor yerlerden
Ayaklarımızı bırakıyorlar, gökyüzünden

Korku Senfonisi

Şeytan’ın kırmızı gözleri vardı O’nda
Hani şu baktığınızda sizi korkutanlar
Yorgunluğu okunurdu her bir kan pıhtısında
Göz bebeğini dolduran siyah öfke ile beraber

Ölüm’ün kemik bedeni vardı O’nda
Hani şu fark ettiğinizde sizi ürküten
Yalnızlığı okunurdu her bir ölü hücresinde
Tüm yüzünü kaplayan siyah hüzün ile beraber

Kont Orlok’a…

Blur

Yolun sonunda ne var
Kimse söylemedi mi sana
Sen neye inandın ya da güvendin
O yolda tek başına yürürken
Durup geriye baktığında
Mutlu etti mi gördüğün harabeler seni
Sen ne başardın ki
Başarısızlıktan başka
Sen aynada ne gördün ki
Kendi bencilliğinden başka…

Korku

Küçük bir hayalin içine sakladım seni
İçinde ışıkları hep kapalı tuttum
Hep geceydi ve dolunay vardı
Kimse görmemeliydi seni
İstemezdin sen hiç, korkardım

Küçücük bir hayalim büyüdü içinde seninle
Dolunayın yanında kocaman yıldızlar süsledi güzel karalığı
Hâlâ geceydi ve güzel melodiler vardı
Kimse duymamalıydı beni
İstemezdim ben hiç, korkardın

Kocaman bir hayalim oluştu içinde her yerinde seninle
Dolunay kızardı gökyüzünde
Yine geceydi ve kanatlar vardı
Kimse bilmemeliydi
İstemezdiler hiç, korkardık

Kocaman bir hayale dönüştün
Ay yüzün hafızama kazılı
Hep geceydi güneşe rağmen ve yağmur vardı
Ben bile bilmemeliydim
İstemezdim hiç acıyı, korkmazdım

gecenin bir yarısı

bir gece uyanacaksın gecenin bir yarısı, ürpermiş
camdan giren hafif esinti yanaklarını okşayacak
pencerende beyazı turkuaza çalan bir tüy göreceksin
öyle bir mutlulukla sarılacak ki için,
üşüsen de gidemeyecek elin, kapatmaya pencereyi
gece daha ölmeden, bir rüyada doğacak gözlerin,
gökyüzü renginde duru bir denizde,
yavaşça akacak ellerinden sevgi…
güneş pul pul dökülecek üzerine,
deniz bir sis bulutu gibi kaybolacak
sığ bir suda çırpınan balık gibi;
nefessiz kalacaksın, susuz, yaşamsız
ve bir çığlıkla uyanacaksın o an rüyandan
ayıramayacaksın bir süre, hayali gerçekten
kalkacaksın korkulu sıcak yatağında
bu kez pencereyi kapatmak için gittiğinde,
çürümüş göreceksin küçük, narin tüyü

Evren’in Hikayesi [1. Kısım]

6 Bölümden oluşan kısa bir hikayedir bu ve ilk kısmında 3 bölümü bulacaksınız. Okumaya başlamadan önce “Her Gece Gelen: Dum“u okumanızı öneririm. Doğrudan alakası vardır ve üçüncü bölümdeki bir anlık geçişi daha iyi anlatacaktır. 2. Kısım ne zaman gelir, tam bilmiyorum; ama yakındır.

Evren’in Hikayesi

 

Başlangıç

Uzun uzun yıllar önce, -hayır, tahmin ettiğinden daha da uzun yıllar önce- evren daha ufacık bir çocukken başlıyordu tüm hikaye. Henüz genç yıldızlar günümüzdeki atomların tamamını bile oluşturmamışlardı; ama çok çabalıyorlardı. Evren’in bir planı vardı ve çocukluğunda, hayal gücü en üst sınırlarda iken, başlamıştı bu planı uygulamaya. Sonunu hiç düşünmüyordu, sadece hayal ediyordu yapacaklarını ve her bir atomu. Her şey kafasının içindeydi ve gerçekleştirememesi için hiçbir sebep yoktu.

Tamamıyla yalnız bir çocukluk geçiriyordu ve hiç arkadaşı yoktu beraber oyunlar oynayacağı. Ne bir annesi vardı, ne de bir babası ve kimse bilmez, tanımazdı O’nu. Yaşadıklarını, gördüklerini unuturdu kendi içindeyken ve yepyeni bir düzen yaratırdı düşlerinde. Aslında hiçbir şey bilmesine de gerek yoktu, sadece düşünüyor olabilmesi yeterliydi yeni kurallar yaratması için. Her şeyi istediği gibi tasarlıyordu, her birini uzun zaman içinde yoğuruyordu güzel yıldızları içerisinde. Bunu yapma, düşleme amacını bile tam olarak bilmiyordu; ama yapmak istediğini biliyordu. Belki kendisine yeni bir yaşam sunmak içindi, içinde her istediğinin olduğu; acının bile.

Zamanın öyle bir anı geldi ki, güzel bir yıldızının içinde oluştu en güzel atomu. Onu alıp, birer lego parçası gibi diğer atomlarla birleştirdi, karıştırdı. Uzunca bir sürenin ardından soğumaya yüz tutmuş bir yıldız sistemindeki bir gezegende ufacık bir bebeği oldu. Karışımı doğru yapıp yapmadığını bile bilmiyordu; ama sadece hayalindeki gibi olmasını istiyordu. Bu kuralları kendisi koymuştu ve her şey istediği gibi olmalıydı. Zamanı, kendini sonsuza ayırsa bile hiçbiri birbirinin aynısı olmamalıydı; ama tek bir gerçeği olmalıydı hepsinin. Hayaline sınırlar şarttı, kendi içine çökmemesi için. Zaman hep vardı, ilk düşündüğü andan itibaren ve öldüğü ana kadar olacaktı. Ve oluşan bu bebek için de her şey aynı olacaktı, sadece zaman ona daha farklı işleyecekti. Diğerlerinden farklı olacaktı bu küçük.

Dum

Kocaman, simsiyah gözleri vardı bu küçük bebeğin ve eğer başarmışsa uzunca bir süre sonra rengi kendisinden tamamen ayrılarak bembeyaz olacaktı. Bu ne kadar uzun sürebilirdi ki? İşte bunu tam olarak kestiremiyordu; çünkü bu ufak bebek aktaracaktı her şeyi, her hayali. O yıldızlarda atomlarını yoğurduğu gezegende yaşayacaktı ve kendisi gibi kırksekiz tane arkadaşı olacaktı. Daha yapılacak, kurulacak çok şey vardı.

Zaman ilerlemiş ve bebek gözlerini açıp bu güzel gezegeni incelemeye başlamıştı meraklı bir biçimde. O gezegen için seneler ilerlemiş ve bitkiler yaşamına başlamıştı. Zaman yapması gereken her şeyi yapmışa benziyordu burada. Birden kendisinden başka hareketli canlılar keşfetti ormanın içinde. Kimi ufacık, -kendisinden bile ufak- kimi ise o uzun ağaçlar kadardı. Kimi canlılar ise masmavi gökyüzünde süzülüyordu kanatlarıyla. Gözleri kocaman olmasına rağmen, pek iyi göremiyordu; ama renkleri kusursuz algılıyordu. Yoksa gezegeni aydınlatan yıldızın görüş alanını terk ederken gökyüzünde oluşturduğu güzel renkleri ilk fark eden canlı kendisi olamazdı.

Beyaz bedeni ve çekici gözlerine rağmen diğer canlılar, özellikle başka canlılarla beslenenler, fark etmiyordu O’nu. Sanki hiç görmüyorlardı. Bunun sebebini oldukça merak ediyordu aslında; ama bu sayede rahatça dolaşabiliyordu her yerde. Gece olduğunda gökyüzünün karanlığına kocaman bir delik açan büyük uyduyu izliyordu ve onun ışığı sayesinde önünü görebilerek gezmeye devam ediyordu. Nadiren karnında oluşan garip hissi bastırmak için su içiyordu.

Gezegende gözlerini açalı epey zaman geçmişti ve gökyüzünün mavi olduğu zaman aralığı giderek azalıyordu ve teninde hissettiği soğuk artıyordu; ancak karanlık zamanı uzadıkça, derisinin üzerindeki ince tüyler de uzuyordu. İlk kristal toprağa düştüğü zaman, O’nun tüyleri çoktan uzamıştı bile. Bembeyaz, upuzun tüyleri vardı ve beyaz kristaller altında hiç üşümüyordu. Beyazlığa uzanıp, yüzüne düşen ufacık kristalleri izliyordu sürekli. Hem bu kristallerin ağzından içeri girdikten sonra suya dönüştüğünü keşfettiği için su aramasına da gerek kalmıyordu.

Doyasıya keyfini çıkartıyordu gezegendeki güzelliklerin; ama diğer canlıları hep çoğul gördüğünden, kendi tekliğine üzülüyordu. Öyle bir zaman geldi ki, artık buna dayanamayıp yola koyuldu kendinden başkasını bulabilmek için. Aydınlık zamanlar çoğalmaya başlamıştı yollara düştüğünden beri ve uzun beyaz tüyleri dökülmüştü. Sıcaklık arttıkça karnındaki his daha çabuk geliyordu ve sürekli su aramak zorunda kalıyordu. Bu yolculuğu sırasında çok şey görüp, çok şey öğrenmişti aslında. Şu anda kenarında durduğu ve ağaç kabuğundan yaptığı kap ile suyunu içiyordu güzel ve büyük bir su birikintisinden. Bunu yolculuğu sırasında kendinden iri ve siyah tüylü olan canlılardan öğrenmişti.

Her gördüğü güzel yerde olduğu gibi, burada da dinlenmek için bir süre kalmayı düşündü. Etraftaki büyük ağaçların tekinin altına uzanıp uçan canlıların seslerini dinliyordu, o huzur verici sesi. Güzel, büyük gözlerini kapatmıştı; ama uyumuyordu. Gözleri kapalıyken hep gördüğü tipte şeyler görüyordu ve bu görüntüleri istediği şekle sokabilmeye başlamıştı. Eskiden yalnızca daha önce gördüğü şeyleri görürken, şimdi daha önce hiç görmediği şeyleri görebiliyordu. Bu o kadar hoşuna gitmeye başlamıştı ki, yalnızlığını en iyi bu şekilde unutabiliyordu.

Gözlerini kapatmış, daha önce sudaki yansımasında gördüğü kendisini görüyordu şu anda ve birden bir ses duydu çok yakınında. Gözlerini açtı ve kendisine doğru bakan, kendisinin çok benzeri bir canlı vardı önünde. Ne kendisi hareket ediyordu, ne de karşısındaki. Sadece birbirlerine bakıyorlardı kocaman gözleriyle. Karanlık çökmüş ve beyaz uydu ikisini birden aydınlatmaya başlamıştı. Karşısındaki canlı gökyüzüne bakıp tekrar kafasını kendisine çevirdi ve ağzından ince bir ses çıktı; “Dum”.

Rüya

Uzun bir süre geçmişti ilk iki Dum’un karşılaşmasından ve şimdi sayıları kırk-beş olmuştu. Gezegenleri Dünya’nın uydusu Ay, o ilk geceden sonra 939 defa yükselip yusyuvarlak biçimde parlamıştı kurdukları güzel şehirleri Dummu üzerinde. Bu kadar uzun geçen zaman onların bedenlerini neredeyse hiç etkilememişti; hepsi hemen hemen aynı boyda ve aynı ağırlıktaydı. Kış zamanı kar kristali beyazı tüyleri upuzun oluyor, yazları ise süt beyazı tenleri kızgın güneş altında parlıyordu. Artık gözlerini kapattıklarında gördükleri görüntüleri bilinçleri yerinde değilken, uykularındayken bile görüyorlardı ve kendi bilinçaltlarının oluşturduğu sonsuz senaryoyu yaşıyorlardı. Dummu’yu rüyalarından çıkarmışlardı ve kırk-beş kişiye rüyalarından çıkardıkları sonuçlarla ulaşmışlardı. Aslında var oluş amaçları bile buydu; hayal kurmaları ve rüyalar görmeleri. Sevgileri vardı; ancak Evren’in olmasını istediği tarzda değildi. Her biri birbirinin aynısıydı ve birbirlerini ayırt edemiyorlardı.

Daha başka bir canlı diye düşündü Evren, Dum’ları çok sevmesine rağmen. Aslında Dum’lar sevgileri olsa, tam hayal ettiği canlılardı Evren’in. Bu kadar ilerledikten sonra ve Dum’ların yaşlanmaları çok yavaş olduğundan dolayı başka bir canlıya ihtiyacı vardı. Ne de olsa bu şirin Dum’lar her şeylerini aktarabilirlerdi zaman içinde. Nesiller boyu sürecek olan hayaller, rüyalar ve fikirler.

Dummu şehri o kadar güzeldi ki, rüyalarından çıkarttıkları bu şehir gören tüm canlılar için gerçek dışı duruyordu. Şatoları üstünde her gece parıldayan Ay, tüm şehir üstünde gözüken minik ve parlak yıldızlar; gündüzleri ise yeri hafifçe örten sisin buğulu parıltısı. Her şeyi hayal ettiklerine uyumlu bir şehirdi Dummu. Her elli-dört günde bir rüya görmek için uyurlardı geceleri bu güzel şehirleri içinde. Bir sabah karşılarındaki dört yeni Dum’u görmeleri de bu periyoda denk gelmişti.

Evren için her şey plana uygundu ve zaman ilerlemeye başlamıştı hızlıca. Tüm hikaye tam olarak onsekiz milyon oniki bin onbir yıl sonra başlamıştı aslında. O güzel gezegende seneler boyunca gelişen birbirine benzeyen; ancak oldukça farklı olan iki canlı birbirini görmüştü. Ne sesleri çıkıyordu ne de gözlerini birbirlerinin gözlerinden ayırıyorlardı. Ve galiba bu sefer olacaktı istediği, başarmıştı sonunda.